HZ. İSA ve HZ. MEHDİ KONUSUNDAKİ ŞAHSI MANEVİ YANILGISI

z. İsa'nın ölmediği ancak Allah Katına alındığı Kuran ayetlerinde haber verilmekte ve çeşitli alametlerle yeryüzüne yeniden döneceği bildirilmektedir. Peygamber Efendimiz (sav) ise, Hz. İsa'nın dünyanın son dönemlerinde mucizevi bir biçimde yeryüzüne döneceğini, Hristiyanları ve Müslümanları ortak bir din ve ahlakta, İslam dini üzerinde birleştirerek yeryüzüne barış, adalet ve mutluluk getireceğini hadislerinde çok detaylı olarak haber vermiştir. Kuran'da ve Peygamberimiz (sav)'in hadislerinde yer alan bu açıklamalar ve işaretler hiçbir şüpheye yer bırakmayacak kadar açık ve detaylıdır.

Bediüzzaman Said Nursi, Hz. İsa ve Hz. Mehdi'nin çıkışı hakkında eserlerinde çok detaylı bilgiler vermiştir. Bu bilgiler arasında, Hz. Mehdi'nin hangi tarihlerde ve nasıl bir ortam içerisinde ortaya çıkacağı, ne gibi faaliyetlerde bulunacağı, yardımcıları, mücadelesi, Hz. İsa ile birlikte İslam ahlakını tüm dünyaya hakim kılacakları konularında geniş açıklamalar yer almaktadır.

Ne var ki Bediüzzaman'ın bu konulardaki çok açık, kesin ve net açıklamalarına rağmen, Hz. İsa ve Hz. Mehdi konusu kimi zaman yanlış yorumlara konu olabilmektedir. Bazı kişilerin bu konular açıldığında kullandıkları kalıplaşmış bazı cevap şekilleri vardır. Örneğin "Ahir zamanda Hz. Mehdi adında bir şahıs gelecek mi?" diye bir soru sorulduğunda şöyle bir cevap verilir: "Hayır, Hz. Mehdi gelmeyecek; şahs-ı manevisi gelecek" ya da "Hz. Mehdi zaten gelmiştir. Çünkü Mehdilik bir şahs-ı manevidir; çıkacak Mehdi budur. Şu anda da bu şahs-ı manevi mevcuttur." Aynı şekilde Hz. İsa için de "Hz. İsa yeryüzüne ikinci kez gelecek mi?" diye bir soru sorulduğunda "Hayır, Hz. İsa gelmeyecek; Hz. İsa'nın kendisi yeryüzüne inmeyecek, şahs-ı manevisi yeryüzünde olacak" denir. Ya da "Hz. İsa'nın da Hz. Mehdi'nin de şahs-ı manevisi zaten gelmiştir" gibi açıklamalar yapılır. Kimileri de "Bediüzzaman da eserlerinde, Hz. İsa ve Hz. Mehdi'nin geleceği konusunda net açıklamalar yapmamıştır." gibi sözlerle, bu düşüncelerini Bediüzzaman'ın sözleriyle delillendirmeye çalışır.

Oysa bu bakış açısı son derece yanlış ve hatalıdır. Tüm bu kalıplaşmış cevaplar, hiçbir delile dayandırılmadan, belki ağız alışkanlığı, belki halk arasında bilgisizce yerleşmiş yanlış birer kanaat olarak dile getirilmektedir. Çünkü Bediüzzaman, Hz. İsa ve Hz. Mehdi ile ilgili sözlerinde bu konuyu çok net ifadelerle açıklamış; ahir zamanda beklenen bu kişilerin bir şahs-ı manevi olmadığını, birer şahıs olarak ortaya çıkacaklarını açık bir şekilde belirtmiştir.

Ayrıca her peygamberin ve elçinin çevresinde onun maneviyatının tecellisi olan bir şahs-ı manevi oluşur. O elçiye tabi olan, onu örnek alan, onun tebliğini izleyenlerin oluşturduğu bir kitle ve hareket de, onun şahs-ı manevisini oluşturur. Ancak şu çok açıktır ki, bir şahıs olmadan onun şahs-ı manevisinden de söz edebilmek mümkün değildir. Her mümin topluluğunun bir önderi olduğu Kuran'da bildirilen Allah'ın bir adetullahıdır. Dolayısıyla Bediüzzaman Said Nursi de şahs-ı manevi terimini kullanırken Kuran'ın adetullahında olduğu şekilde kullanmıştır.

Nitekim Bediüzzaman Said Nursi de kendi talebeleri ve eserleri için de şahs-ı manevi tabirini kullanırken, bu şahs-ı manevinin başında yine kendisi bulunmaktadır. Risale-i Nur'un şahs-ı manevisine, eserler ile onu takip eden talebeler de dahildir, ama nur hareketinin önderi Bediüzzaman da bu ifadeden ayrı tutulamaz.

Hz. İsa da yeryüzüne tekrar geldiğinde, yine ona yakın kişilerden oluşan bir cemaati olacak, başlarında da Hz. İsa olacaktır. Şahıs olmadan şahs-ı manevisi olması tüm diğer elçilerde olduğu gibi, Hz. İsa için de söz konusu değildir. Nitekim aşağıda yer alan Bediüzzaman'ın sözlerinde, bu konunun hiçbir tartışmaya yer bırakmayacak açıklıkta olduğu kolaylıkla anlaşılmaktadır.

HZ İSA YERYÜZÜNE İKİNCİ KEZ GELECEKTİR

Bediüzzaman'ın Hz. İsa için kullandığı şahıs ifadeleri, onun bir "şahs-ı manevi" olmadığını açıkça ortaya koymaktadır.

... âlem-i semavatta (gökler aleminde) cism-i beşerîsiyle (insani cismiyle) bulunan şahs-ı Îsâ Aleyhisselâm, o din-i hak cereyanının (Hak dinin) başına geçeceğini... (Mektubat, sf. 60)

... sema-i dünyada (gökler aleminde) cesediyle (insani bedeniyle) bulunan ve hayatta olan Hazret-i Îsâ, belki âlem-i âhiretin (ahiret aleminin) en uzak köşesine gitseydi ve hakikaten ölseydi, yine şöyle bir netice-i azîme (büyük bir son) için ona yeniden cesed giydirip (bedeniyle) dünyaya göndermek o Hakîm'in hikmetinden uzak değil... belki onun hikmeti öyle iktiza ettiği için va'detmiş ve va'dettiği için elbette gönderecek. (Mektubat, sf. 60) (Mektubat, 15. Mektup, ss.56-57)

Bediüzzaman bu sözünde gök aleminde insani bedeni ile bulunan Hz. İsa'nın yeryüzüne yeniden geleceğini ve hak dinin başına geçeceğini söylemiştir. Bediüzzaman'ın burada bir şahs-ı maneviden bahsetmediği, bir şahıs ifadesi kullandığı net olarak anlaşılmaktadır. Çünkü "madde olarak varlığı olan bir kişi"den bahsettiği, "insan" anlamına gelen "beşer" kelimesinden kolaylıkla anlaşılabilmektedir. Eğer Hz. İsa'nın yalnızca bir şahs-ı manevi olarak yeryüzüne geleceğini söylemek isteseydi, Bediüzzaman Said Nursi ondan "insani bir beden giydirilmesi" ifadesiyle söz etmezdi.

Evet o hadîs-i şerifin ifadesiyle Hazret-i İsa'nın semavî nüzulü (gökyüzünden inişi) kat'î (kesin) olmakla beraber... (Kastamonu Lahikası, sf. 80-82)

Bu açıklamasında ise Bediüzzaman, "Hz. İsa'nın gökyüzünden inişinin kesin bir gerçek olduğunu" belirterek, Hz. İsa'nın bir şahs-ı manevi olmadığını kesin bir üslupla açıklamaktadır.

İşte bu sırr-ı azîme (büyük sırra), Hazret-i Peygamber (A.S.M.) işaret etmiştir ki: Hazret-i İsa gelecek, ümmetimden olacak; aynı şeriatımla amel edecektir. (Sünuhat-tuluat-işârât, sf. 59)

Bediüzzaman'ın Hz. İsa'nın Peygamberimiz (sav)'in şeriatıyla amel edeceği açıklamasından da yine Hz. İsa'nın bir şahs-ı manevi olarak değil, bir insan olarak dünyaya geleceğini ifade ettiği anlaşılmaktadır. Çünkü eğer kastedilen bir şahs-ı manevi olsaydı, bir şahs-ı manevinin "amelde bulunma" fiilini yerine getirebilmesi söz konusu olamazdı.

... Hazret-i İsa Aleyhisselâm geldiği vakit, herkes onun hakikî Îsâ olduğunu bilmek lâzım değildir. Onun mukarreb ve havassı (derin imanlı yakın talebeleri), nur-u iman (imanın ışığı) ile onu tanır. Yoksa bedahet (birdenbire ve açıkça) derecesinde herkes onu tanımayacaktır... (Mektubat, sf. 60)

Bediüzzaman'ın bu sözü Hz. İsa'dan bir şahs-ı manevi olarak değil, bir şahıs olarak bahsettiğini birkaç ayrı vurguyla ortaya koymaktadır:

-... hakiki İsa

-... Hazret-i Îsâ Aleyhisselâm geldiği vakit,

-... herkes ONUN hakikî Îsâ olduğunu bilmek lâzım değildir…

-... ONUN mukarreb ve havassı, nur-u iman ile ONU tanır.

-... Yoksa bedahet derecesinde herkes ONU tanımayacaktır...

Bediüzzaman Said Nursi'nin bu beş ifadesinden de, Hz. İsa'dan bir insan olarak bahsettiği açıkça anlaşılabilmektedir. Öncelikle "Hakiki İsa" ifadesiyle, burada bir kişiden bahsedildiği ve başka şahıslardan farkının da "hakiki İsa" ifadesiyle netleştirildiği görülmektedir.

Bunun ardından kullanılan ifadelere göre ise; 1- Hz. İsa gelecektir. 2- Hz. İsa'nın gerçekten beklenen peygamber olduğunu herkes bilip anlayamayacak, 3- ancak yakın çevresi tanıyabilecek, 4- toplumun geneli onu tanıyamayacaktır. Bu açıklamaların her üçünde de bir "tanıma" durumu söz konusudur ki bu da ancak bir şahıs için mümkündür. Bir şahs-ı manevinin yakın çevresi olamayacağı açıktır; ya da yakın çevresinin bir şahs-ı maneviyi tanıması elbette ki söz konusu değildir. Dolayısıyla tüm bu açıklamalar da yine Hz. İsa'nın bir şahs-ı manevi olmadığını göstermektedir. Tüm bunların yanında Bediüzzaman'ın kullandığı "ONUN" ve "ONU" kelimeleri de yine şahıs bildiren ifadelerdir ve Hz. İsa'dan bir şahs-ı manevi olarak değil bir insan olarak bahsedildiğini açıkça ortaya koymaktadır.

... Hatta Hazret-i İsa Aleyhisselam'ın nüzulü (inişi) dahi ve KENDİSİ İsa Aleyhisselam olduğu, nur-u imanın (imanın ışığıyla) dikkatiyle bilinir; herkes bilemez." (Şualar, sf. 487)

Yukarıda anlatılan durum, Bediüzzaman'ın bu sözü için de geçerlidir. Burada da Hz. İsa'nın bir şahıs olarak yeryüzüne geleceği çok kesin ifadelerle vurgulamıştır:

-... Hazret-i İsa Aleyhisselam'ın nüzulü (inişi)…

-… KENDİSİ İsa Aleyhisselam olduğu…

-… nur-u imanın (imanın ışığıyla) dikkatiyle bilinir;

-… herkes bilemez

Öncelikle Bediüzzaman Hz. İsa'nın inişinden bahsetmektedir. Bu açıklaması Hz. İsa'nın bir şahs-ı manevi olmadığını, bedeniyle yeryüzüne gelecek bir şahıs olduğunu göstermektedir.

Bediüzzaman Hz. İsa'nın yeryüzüne ilk indiği zaman, kendisinin de Hz. İsa olduğunu önceleri bilmeyeceğini, ancak daha sonra farkına varacağını bildirmiştir. "Böyle bir şuur ve bilincin bir şahs-ı manevi için söz konusu olamayacağı" da çok açıktır. Ancak bir insan, kendisinin kim olduğunu anlayabilir, içerisinde bulunduğu durumu fark edebilir. Ayrıca burada kullanılan "kendisi" kelimesi de yine şahıs ifade eden bir sözdür.

Bediüzzaman Said Nursi, çevresindeki insanların Hz. İsa'nın, ahir zamanda beklenen peygamber olduğunu ancak imanlarıyla fark edebileceklerini söylemiştir. Burada insanların bir şahs-ı maneviyi değil, "bekledikleri bir şahsı" tanımalarından bahsedildiği açıktır.

... Hazret-i İsa Aleyhisselâm, İsevîlik şahs-ı manevîsini temsil ederek, dinsizliğin şahs-ı manevîsini temsil eden Deccal'ı etkisiz hale getirir... (Mektubat, sf. 6)

Bediüzzaman, bu sözünde İsevilik şahs-ı manevisinin ne olduğunu açıklamaktadır. Bu izahlarından anlaşıldığı gibi, şahs-ı manevilik şahs-ı maneviyi temsil etmemektedir. Buradan şu iki sorunun cevabı çok açık olarak anlaşılmaktadır:

-İsevilik şahs-ı manevisini bir kişi temsil ediyor. Bu kimdir? Hz. İsa.

-Hz. İsa kimi temsil ediyor? İsevilik şahs-ı manevisini.

Bu soruların cevapları da Bediüzzaman'ın Hz. İsa'dan ve şahs-ı manevisinden ayrı kavramlar olarak bahsettiğini açıkça ortaya koymaktadır.

... ancak hârika ve mu'cizatlı (mucizeler sahibi) ve umumun makbulü (umumun kabul ettiği) bir zât olabilir ki: O zât, en ziyade alâkadar ve ekser (birçok) insanların peygamberi olan Hazret-i İsa Aleyhisselâm'dır... (Şualar, sf. 463)

Bediüzzaman'ın bu açıklamasında Hz. İsa için bir zat ifadesi kullanılıyor; iki veya üç ifadeleri kullanılmıyor. Sonra da o zat diye devam edilerek burada bahsedilenin bir şahs-ı manevi değil, bir şahıs olarak gelecek olan Hz. İsa olduğu tekrar vurgulanıyor. Görüldüğü gibi tüm bunlar hep "tekil" ifadelerdir; ve tümünde de "tek bir şahıstan" bahsedilmektedir, şahs-ı maneviden değil.

Bediüzzaman burada ayrıca Deccal'in yaptıklarını ortadan kaldırabilecek mucize sahibi bir kişinin gerekliliğinden bahsediyor. Mucize gösterebilecek tek kişinin de Hz. İsa olduğunu söylüyor. Bir şahs-ı manevinin mucize göstermesi mümkün olmayacağı için burada da yine bir zat olarak Hz. İsa dan bahsedildiği çok açıktır.

... bir İsevî cemaatı namı altında ve "Müslüman İsevîleri" ünvanına lâyık bir cem'iyet, o Deccal komitesini, Hazret-i İsa Aleyhisselâm'ın riyaseti (liderliği) altında etkisiz hale getirecek... (Mektubat, sf. 441)

Bediüzzaman bu sözünde de Deccal'in sistemine karşı Hz. İsa'nın liderliğinde bir grup Müslümanın mücadelede bulunacağını bildirmiş; Hz. İsa'dan ayrı, cemaatinden de ayrı olarak bahsetmiştir.

... İsa Aleyhisselâm'ı nur-u îman (imanın ışığı) ile tanıyan ve tâbi' olan cemaat-ı ruhaniye-i mücahidînin (ruhani mücahidler cemaatinin) kemmiyeti (sayısı)... (Şualar, sf. 464)

Hz. İsa'nın yine imanın nuru ile tanınacağından bahsetmiştir. Bu da onun bir şahs-ı manevi değil, Hz. İsa'nın zatını kastettiğini göstermektedir.

Ayrıca burada da yine yukarıdaki sözünde olduğu gibi, bir şahsa yani Hz. İsa'nın zatına tabi olacak olan bir cemaatten ve Hz. İsa'dan ayrı ayrı bahsedilerek bu konuya açıklık getirilmektedir.

Hattâ "Hazret-i İsa Aleyhisselâm gelir. Hazret-i Mehdi'ye namazda iktida eder, tâbi' olur." diye rivayeti, bu ittifaka (birleşmeye) ve hakikat-ı Kur'aniyenin metbuiyetine (Kur'an hakikatlerine uyulmasına, tabi olunmasına) ve hâkimiyetine işaret eder. (Şualar, sf. 587)

Bediüzzaman'ın bu sözünde Hz. İsa'nın Hz. Mehdi ile birlikte namaz kılacağı anlatılıyor. Pek çok sahih hadiste de yer alan bu ifade, Hz. İsa ile Hz. Mehdi'nin karşılıklı diyalog içerisinde olacaklarını ve bizzat dünyevi bedenleri ile müminlerin başında bulunacaklarını göstermektedir. Bu izah da yine Hz. İsa'nın ve Hz. Mehdi'nin birer şahs-ı manevi değil, birer kişi olarak zuhur edeceklerini açıklayan bir başka delildir. Hz. İsa, yeryüzüne önceki gelişinde de namaz ibadetini yerine getirdiği gibi ikinci kez gelişinde de Allah'ın izniyle bu ibadetine devam edecektir. Kuran'da bu konu şöyle bildirilir:

"(İsa) Dedi ki: "Şüphesiz ben Allah'ın kuluyum. (Allah) Bana Kitab'ı verdi ve beni peygamber kıldı. Nerede olursam (olayım,) beni kutlu kıldı ve hayat sürdüğüm müddetçe, bana namazı ve zekatı vasiyet (emr) etti." (Meryem Suresi, 30-31)


AHİR ZAMANDA GELECEK OLAN HZ. MEHDİ BİR ŞAHSI MANEVİ DEĞİLDİR

Peygamberimiz (sav) tarafından ahir zamanda gönderileceği müjdelenmiş olan, yeryüzündeki fitneleri ortadan kaldıracak, tüm dünyaya barış, adalet, bolluk, huzur, mutluluk ve refah getirecek çok mübarek ve değerli bir şahıs olan Hz. Mehdi'nin ortaya çıkışı yüzyıllardır İslam ümmeti tarafından beklenen müjdeli bir olaydır. Nitekim rivayetlerde Hz. Mehdi'nin çıkış alameti olarak bildirilen olayların pek çoğunun ardı ardına gerçekleşmesi, bu zuhurun yakın olduğunun açık bir göstergesidir. Peygamber Efendimiz (sav)'in çok sayıdaki hadisinde; ismiyle, vasıflarıyla ve yapacağı işlerle ayrıntılı olarak tarif edilen Hz. Mehdi'nin, geleceğine dair Kuran ayetlerinde de işari anlamlarda çeşitli müjdeler vardır. Tüm bu bilgiler dikkatlice incelendiğinde Mehdiyet konusunun tartışmaya yer bırakmayacak derecede kesinlik gösterdiği akıl ve vicdan sahibi her insan tarafından kolaylıkla anlaşılmaktadır.

Bediüzzaman Said Nursi'nin açıklamaları da, Kuran'da yer alan işaretler ve Peygamberimiz (sav)'in hadisleriyle aynı doğrultudadır. Ancak Bediüzzaman'ın eserlerinde kullandığı "şahs-ı manevi" kavramı konusundaki yanlış anlaşılma Hz. Mehdi için de söz konusudur. Rivayetlerden ve İslam alimlerinin izahlarından Hz. Mehdi'nin bir şahs-ı manevi olmayacağı, fiziksel özelliklerine, karakter ve ahlakına, nesebine kadar detaylı olarak tarif edilmiş mübarek bir şahıs olacağı, açık ve net bir biçimde anlaşılmaktadır. Ancak elbette ki Hz. Mehdi'nin de kendisinden önceki tüm elçiler gibi bir şahs-ı manevisi olacaktır. Hatta rivayetlerde bu şahs-ı manevinin bütün yeryüzünü kaplayacağı bildirilmiştir. Fakat Hz. Mehdi'nin kendisi de bizzat işin başında olacaktır. Dolayısıyla Hz. Mehdi'nin şahs-ı manevisi de ona tabi olanlarla birlikte başlarında imam olarak kendisidir. Nitekim Bediüzzaman'ın yazılarında da bu konuyu net olarak açıklayan birçok izah bulunmaktadır. Bediüzzaman'ın aşağıda yer alan sözlerinde Hz. Mehdi'nin bir şahs-ı manevi değil, bir zatı temsil ettiğine dair açıklamaları, hiçbir ihtilafa yer vermeyecek kadar açık ve nettir.

Bediüzzaman'ın Hz. Mehdi için kullandığı "o zat" ya da "o şahıs" gibi ifadeler, "şahs-ı manevi" kavramı konusundaki yanlış anlaşılmalara açıklık getirmektedir.

... Belki nur-u imanın (imanın ışığının) dikkatiyle, O EŞHAS-I AHİR ZAMAN (ahir zaman şahısları) tanınabilir. (Sözler, sf. 343-344)

Hem de o eşhasın (o şahısların) şahs-ı manevîsine veya temsil ettikleri cemaate ait âsâr-ı azîmeyi (fevkalade eserleri, izleri) o eşhasın (şahısların) zâtlarında tasavvur ederek öyle tefsir etmişler ki, o eşhas-ı hârika (harika şahıslar yani Hz. İsa ve Hz. Mehdi) çıktıkları vakit bütün halk onları tanıyacak gibi bir şekil vermişler. (Sözler, sf. 343-344)

-Burada geçen "ahir zaman ŞAHISLARI" ifadesi, Hz. İsa ve Hz. Mehdi'nin birer şahs-ı manevi olmadıklarını açıkça ortaya koymaktadır.

-Bediüzzaman'ın, ahir zamanda gelecek olan bu şahısların "imanın nuruyla tanınabileceklerini" belirtmesi, Hz. İsa ve Hz. Mehdi'nin birer şahıs olarak geleceklerini açıkladığını göstermektedir. Önceki satırlarda Hz. İsa için de belirtildiği gibi, tanıma fiili ancak insanlar için geçerli olabilecek bir durumu ifade etmektedir. Bir şahs-ı manevinin kendisi olup olmadığının tanınabilmesi elbette ki söz konusu değildir.

Ona karşı Âl-i Beyt-i Nebevînin silsile-i nuranîsine (Peygamberimiz (sav)'in nurani soyuna) bağlanan, ehl-i velayet (velilerin) ve ehl-i kemalin (kamil iman sahiplerinin) başına geçecek Âl-i Beytten Muhammed Mehdi isminde bir zât-ı nuranî (nurlu bir şahıs), o Süfyan'ın şahs-ı manevîsi olan cereyan-ı münafıkaneyi (münafıklık akımını) etkisiz hale getirip dağıtacaktır… (Mektubat, sf. 56-57)

... Halbuki AHİR ZAMANIN O BÜYÜK ŞAHSI, ÂL-İ BEYT'TEN (Peygamberimiz (sav)'in ev halkından yani soyundan) OLACAKTIR... (Emirdağ Lahikası, 247-250; (Şualar, sf.442))

- Bediüzzaman bu sözünde de yine "ahir zamanın o büyük şahsı" diyerek Hz. Mehdi'nin bir şahs-ı manevi değil bir şahıs olduğunu açıkça belirtmektedir.

… O zât, o taifenin uzun tedkikatı (o topluluğun uzun araştırmaları, incelemeleri) ile yazdıkları eseri kendine hazır bir program yapacak, onun ile o birinci vazifeyi tam yapmış olacak. Bu vazifenin istinad ettiği (dayandığı) kuvvet ve manevî ordusu, yalnız ihlas ve sadakat ve tesanüd (dayanışma) sıfatlarına tam sahib olan bir kısım şakirdlerdir (öğrencilerdir). Ne kadar da az da olsalar, manen bir ordu kadar kuvvetli ve kıymetli sayılırlar. (Emirdağ Lâhikası-1, sf. 266-267)

Bediüzzaman bu sözünde "o zat" diyerek hitap ettiği Hz. Mehdi'den ayrı, cemaatinden ayrı olarak söz etmiştir.

... Said itiraznamesinde demiş ki: "Ben seyyid değilim. MEHDİ SEYYİD (peygamber soyundan olan kimse) OLACAK." diye onları reddetmiş. (Şualar, sf. 368)

… Ben de onlara demiştim: "Ben, kendimi seyyid (Peygamberimiz (sav)'in soyundan) bilemiyorum. Bu zamanda nesiller bilinmiyor. Halbuki âhir zamanın o büyük şahsı, Âl-i Beyt'ten (Peygamberimiz (sav)'in ailesinden) olacaktır. (Emirdağ Lâhikası-1, sf. 267)

Bediüzzaman yukarıdaki üç sözünde de, Hz. Mehdi'nin "seyyid" yani "peygamber soyundan gelecek bir şahıs" olacağını belirtmiştir. Bu ifadeden, Hz. Mehdi'den bir şahs-ı manevi olarak bahsedilmediği açıkça anlaşılmaktadır. Bir şahs-ı manevinin bir başka insanın soyundan gelebilmesi mümkün değildir. Peygamberimiz (sav)'in soyundan gelebilmesi için Hz. Mehdi'nin ancak bir insan olması gerekmektedir ki Bediüzzaman da sözleriyle bu gerçeği açıkça vurgulamaktadır.

O ileride gelecek acib bir şahsın (şaşılan ve hayret uyandıran şahsın) bir hizmetkarı ve ona yer hazır edecek bir dümdarı (önceden gelen takipçisi) ve o büyük kumandanın pişdar bir neferi (öncü bir askeri) olduğumu zannediyorum. (Barla Lahikası, sf. 162)

Bediüzzaman'ın bu izahları, Hz. Mehdi'nin bir şahs-ı manevi değil, bir kişi olduğunun bir delilini oluşturmaktadır. Bediüzzaman buradaki "acib bir şahıs" ifadesiyle Hz. Mehdi'nin bir şahıs olduğunu açıkça belirtmektedir. Ayrıca Bediüzzaman, Hz. Mehdi'nin "kumandanlık vasfına" da dikkat çekmektedir. Bir şahs-ı manevinin kumandanlık sıfatı taşıması söz konusu değildir.

Ayrıca Bediüzzaman Said Nursi, Hz. Mehdi'nin üstleneceği bu büyük görevde kendisinin de "bu acib şahsın" hizmetkarı olabileceğini ifade ederken Hz. Mehdi'nin bir şahıs olduğunu tekrar vurgulamaktadır.

Ahir zamanın en büyük fesadı zamanında; elbette en büyük bir müçtehid (içtihad eden büyük İslam alimi), hem en büyük bir müceddid (her yüzyıl başında dini hakikatleri devrin ihtiyacına göre ders vermek üzere gönderilen büyük İslam alimi, yenileyen, yenileyici), hem hâkim, hem Mehdi, hem mürşid (doğru yolu gösteren kişi), hem kutb-u a'zam (Müslümanların kendisine bağlandıkları büyük evliyalardan, zamanın en büyük mürşidi) olarak bir zât-ı nuranîyi gönderecek ve o zât da Ehl-i Beyt-i Nebevîden (Peygamberimiz (sav)'in soyundan) olacaktır. (Mektubat, sf. 411, 412, 441)

… bir müçtehid

… bir müceddid

… hâkim

… mehdi

… mürşid

… kutb-u a'zam

… bir zât-ı nuranî

-Bediüzzamanın bu sözünde kullandığı yukarıdaki vasıflar, anlamlarından da anlaşılacağı gibi tek kişiye ait olacak özelliklerdir. Ayrıca Bediüzzaman Said Nursi, Hz. Mehdi'nin bir zat-ı nurani olduğundan bahsetmektedir. Eğer Bediüzzaman Hz. Mehdi'nin bir şahs-ı manevi olduğunu vurgulamak isteseydi burada "bir zat-ı nuraniden" değil, "şahs-ı manevi-i nuraniden" bahsederdi. Ayrıca burada kullanılan "bir" kelimesi bu konuyu açıklamaktadır. "Zat" ise zaten yine birlik ifade eden bir kelimedir. Açıkça "bir zat" ifadesi kullanılmıştır; "iki" ya da "birileri" denmemiştir.

Bediüzzaman'ın Hz. Mehdi ve cemaatinin şahs-ı manevisinden "ve" ifadesini kullanarak iki ayrı kavram olarak bahsetmesi, bu konuya açıklık getiren bir başka delildir.

Tâ âhir zamanda, hayatın geniş dairesinde asıl sahibleri, yâni Mehdi ve şâkirdleri (öğrencileri), Cenâb-ı Hakkın izniyle gelir, o daireyi genişlendirir ve o tohumlar sünbüllenir. (Sikke-i Tasdik-i Gaybî, sf. 172) (Kastamonu Lahikası, sf. 72)

Bediüzzaman burada da Hz. Mehdi ve şahs-ı manevinin ayrı kavramlar olduğunu açıkça ifade etmektedir. Hz. Mehdi ve şakirdleri olarak iki ayrı kavramdan bahsetmektedir; Hz. Mehdi'nin zatı ve şakirdleri. Buradaki "ve" kelimesi bu konuya açıklık getirmektedir. Bu ikisi birbirinden ayrıdır ve ikisinin biraraya gelmesinden Hz. Mehdi'nin şahs-ı manevisi oluşmaktadır.

Hem bu üç vezaifi (vazifeleri) birden bir şahısta, yahut cemaatte bu zamanda bulunması ve mükemmel olması ve birbirini cerhetmemesi (çürütmemesi) pek uzak, adeta kabil (mümkün) görülmüyor. Ahir zamanda, Al-i Beyt-i Nebevi'nin (asm) (Peygamber Efendimiz'in soyunun) cemaat-i nuraniyesini (nurani cemaatini) temsil eden Hazret-i Mehdi de ve cemaatindeki şahs-ı manevi de ancak içtima edebilir (toplanabilir). (Kastamonu Lahikası, sf. 139) (Sikke-i Tasdik-i Gaybi, sf. 186)

Bu sözde de Hz. Mehdi ve cemaatinin şahs-ı manevisi yine "ve" ifadesiyle birbirinden ayrılmıştır. Bu izahtan Hz. Mehdi ve şahs-ı manevinin iki ayrı kavramı temsil ettiği anlaşılmaktadır. Demek ki Hz. Mehdi ve şahs-ı manevisi iki ayrı konudur.

… Mehdi-i Âl-i Resul'ün temsil ettiği kudsî cemaatinin şahs-ı manevîsinin üç vazifesi var. (Emirdağ Lâhikası-1, sf. 265)

Bediüzzaman'ın bu sözünde ise Hz. Mehdi'nin cemaatinin şahs-ı manevisinin yerine getireceği üç büyük vazifeden bahsedilmektedir. Bu cemaatin şahs-ı manevisini temsil eden, başlarındaki kişi de Hz. Mehdi'dir. Ama bu görevi, bu kudsi cemaatin şahs-ı manevisi yerine getirmektedir. Bediüzzaman'ın bu açıklaması da yine Hz. Mehdi'nin "şahs-ı manevisi"nin ve "zatının" iki ayrı kavram olarak ele alındığını göstermektedir.

... BU ZAT-I ALİŞANIN (şanı şerefi yüksek şahsın) dahi bu emirde muktedir olmasında (kuvvetli olmasında) şüphe duyanların, bu vehimlerini (kuruntularını, düşüncelerini) bertaraf edecek (ortadan kaldıracak), itimadlarını temin edecek (güvenlerini sağlayacak), gayet kuvvetli güneş gibi bir hakikat. (Barla Lâhikası, sf. 110)

Bediüzzaman'ın bu sözündeki "bu zat-ı alişan" ifadesi de yine Hz. Mehdi'nin bir şahıs olarak geleceğini açıkça belirttiğini göstermektedir.

ÜMMETİN BEKLEDİĞİ, AHİR ZAMANDA GELECEK ZATIN üç vazifesinden en mühimi (önemlisi) ve en büyüğü ve en kıymetdarı (kıymetlisi) olan îman-ı tahkikîyi neşr (gerçek imanı yayma) ve ehl-i îmanı dalâletten (iman edenleri sapmaktan) kurtarmak... (Sikke-i Tasdik-i Gaybi, sf. 9)

Bediüzzaman burada da İslam aleminin beklediği "ahir zamanda gelecek bir zat" olduğunu belirterek, Hz. Mehdi'nin bir şahs-ı manevi olmadığını bir kez daha açıklamıştır.

Bu hakikatten anlaşılıyor ki; SONRA GELECEK O MÜBAREK ZAT... (Sikke-i Tasdik-i Gaybi, sf. 9)

Bediüzzaman bu açıklamasında da yine Hz. Mehdi'nin bir şahıs olarak geleceğini "o mübarek zat" sözleriyle tekrarlamıştır.

... Bu zamanda öyle fevkalade hakim cereyanlar (fikir akımları) var ki, herşeyi kendi hesabına aldığı için, faraza (farz edelim) HAKİKİ BEKLENİLEN ve BİR ASIR SONRA GELECEK O ZAT dahi bu zamanda gelse... (Kastamonu Lahikası, sf. 57)

-Bediüzzaman Hz. Mehdi'den "beklenilen o zat" ifadesiyle bahsetmektedir. "Beklenilen şahs-ı manevi" dememektedir. Buradaki "o zat" ifadesi, bu konuyu hiçbir tartışmaya yer bırakmayacak şekilde netleştirmektedir.

-Bediüzzaman Hz. Mehdi'nin "bir asır sonra geleceğini" belirtmektedir. "Gelme" fiili ancak bir şahıs için kullanılacak bir kelimedir ve buradan da Bediüzzaman'ın Hz. Mehdi'den bir kişi olarak bahsettiği açıkça anlaşılabilmektedir.

Rivayetlerde, âhir zamanın alâmetlerinden olan ve ÂL-İ BEYT-İ NEBEVİ'-DEN (Peygamberimiz (sav)'in soyundan) HAZRET-İ MEHDİ'NİN (RadıyAllahü Anh) hakkında ayrı ayrı haberler var. (Şualar, sf. 465)

… O ZAT, bütün ehl-i imanın (iman edenlerin) manevî yardımlarıyla ve ittihad-ı İslâm'ın muavenetiyle (İslam Birliğinin yardımlaşmasıyla) ve bütün ülema ve evliyanın (alimlerin ve velilerin) ve bilhassa Âl-i Beyt'in neslinden (özellikle Peygamber Efendimiz'in neslinden) her asırda kuvvetli ve kesretli (çok sayıda) bulunan milyonlar fedakâr seyyidlerin iltihaklarıyla (peygamber soyundan gelen fedakar kimselerin katılımlarıyla) o vazife-i uzmayı (büyük görevi) yapmağa çalışır. (Emirdağ Lâhikası-1, sf. 266-267)

Bediüzzaman bu sözünde de Hz. Mehdi'nin bir şahıs olarak ortaya çıkacağını "o zat" ifadesiyle bir kez daha yinelemiştir. Ayrıca "Hz. Mehdi'nin yerine getireceği büyük görev"den de bahsederek, onun bir şahs-ı manevi değil, bir insan olarak iş başında olacağını ifade etmiştir.

... Fakat çiçekler baharda gelir. Öyle kudsi çiçeklere zemin hazır etmek lâzım gelir. Ve anladık ki, bu hizmetimizle O NURANİ ZATLARA zemin izhar ediyoruz (hazırlıyoruz). (Sikke-i Tasdik-i Gaybi, sf.189, Mektubat, sf.34)

Bediüzzaman bu sözünde ahir zamanda gelecek bu kutlu şahıslar için "zat" kelimesini kullanmıştır. Kendisinin bu kimselere zemin hazırladığını söyleyerek, Hz. İsa ve Hz. Mehdi'nin birer şahs-ı manevi olmadığını açıkça ifade etmiştir.

… Ehl-i imanı dalaletten muhafaza etmek (iman edenlerin doğru yoldan sapmalarını engellemek) ve bu vazife hem dünya, hem herşeyi bırakmakla, çok zaman tedkikat ile (araştırma ile) meşguliyeti iktiza ettiğinden (gerektirdiğinden), HAZRET-İ MEHDİ'NİN O VAZİFESİNİ BİZZAT KENDİSİ görmeğe vakit ve hal müsaade edemez... (Emirdağ Lâhikası-1, ss.266-267)

Bediüzzaman'ın bu sözünde kullandığı "kendisi" kelimesi de şahıs ifade eden ve Hz. Mehdi'nin bir şahs-ı manevi olmadığını ortaya koyan bir başka delildir.

Bediüzzaman Said Nursi bu sözünde ayrıca Hz. Mehdi'nin bir şahıs olduğunu gösteren başka vurgular da kullanmıştır: 1-Hz. Mehdi'nin yerine getireceği bir görev vardır. Demek ki Hz. Mehdi bir şahıstır. 2- Hz. Mehdi, diğer görevleriyle meşgul olacaktır ve bu görevi bizzat kendisinin yerine getirebilmesi için vakti olmayacaktır. "Meşguliyet ve vakit darlığı" ancak bir insan için söz konusu olabilecek durumlardır. Bir şahs-ı manevinin meşgul olması ya da vaktinin olmaması söz konusu değildir.

... Elbette o kuvvet-i azîmedeki (büyük kuvvette) bir hamiyet-i âliye (yüce bir gayret) feveran edecek (coşacak) ve HAZRET-İ MEHDİ BAŞINA GEÇİP, TARİK-I HAK (hak yola) VE HAKİKATA SEVK EDECEK. (Mektubat, sf. 473)

Bediüzzaman Hz. Mehdi'nin bir başka görevinin ise insanları hak ve hakikata sevk etmek olduğunu belirtmiştir. Bediüzzaman bu görevini yerine getirirken "Hz. Mehdi'nin bizzat işin başına geçeceğini" hatırlatarak Hz. Mehdi'nin bir şahıs olacağını açıkça ifade etmiştir.

... O GELECEK ZATIN ismini vermek, üç vazifesi birden hatıra geliyor, yanlış olur. ... (Sikke-i Tasdik-i Gaybi, sf. 9)

Bediüzzaman Hz. Mehdi konusundaki bu sözlerinde de yine "o gelecek zat" diyerek Hz. Mehdi'nin bir şahs-ı manevi olmadığını ifade etmiştir. Bediüzzaman "Hz. Mehdi" ve onun "cemaatinin şahs-ı manevisi"nden iki ayrı kavram olarak bahsetmektedir.

... bundan bir asır sonra zulümatı (karanlığı) dağıtacak ZATLAR ise, HAZRET-İ MEHDİ'NİN ŞAKİRDLERİ (talebeleri) olabilir." (Şualar, sf. 605)

-... bir asır sonra zulümatı dağıtacak...

-... Hz. Mehdi'nin şakirdleri

1- Bediüzzaman Hz. Mehdi'nin talebeleri olacağından bahsetmiştir. Hz. Mehdi'nin bir cemaati olabilmesi için bu cemaatin başında Hz. Mehdi'nin bir şahıs olarak bulunması gerektiği çok açıktır. Yoksa bir şahıs olmadan onun cematinin olması da söz konusu değildir.

2- Hz. Mehdi'nin bu cemaati, Bediüzzaman'ın döneminden bir asır sonra oluşacak ve bu cemaatin vesile olmasıyla zulüm ortadan kalkacaktır. Önceki satırlarda da belirttiğimiz gibi, bu talebelerin var olabilmesi de yine ancak Hz. Mehdi'nin bir şahıs olarak var olmasıyla söz konusu olabilecektir.

... o vazifeleri ONUN cem'iyeti ve seyyidler cemaati yapacağını rahmet-i İlahiyeden bekliyoruz. (Emirdağ Lâhikası-1, sf. 265)

Hazret-i Mehdi'nin cem'iyet-i nuraniyesi... (Mektubat, sf. 473)

-... Onun cemiyeti...

-... Hz. Mehdi'nin cemiyet-i nuraniyesi...

Bediüzzaman yukarıdaki iki sözünde de, Hz. Mehdi'nin talebelerinden oluşan bir cemiyeti olacağını belirtmektedir. Bu cemiyet, Hz. Mehdi'nin bizzat başında olmasından oluşan şahs-ı manevisidir. "Hz. Mehdi cemiyeti", Hz. Mehdi'nin de başında bulunacağı, onun tebliğine uyup ona tabi olan insanlardan oluşan bir topluluğu ifade etmektedir. Ancak bu topluluğu oluşturan en önemli özellik, bu şahs-ı maneviyi oluşturan şahsın yani Hz. Mehdi'nin varlığıdır. Dolayısıyla Bediüzzaman'ın bu sözünde kullandığı "Hz. Mehdi'nin cemiyeti nuranisi" kavramı da yine Hz. Mehdi'nin bir şahıs olarak geleceğini göstermektedir.

Bediüzzaman Hz. Mehdi'nin Görevlerini Açıkladığı Sözlerinde Onu Bir Şahsı Manevi Değil, Bir Şahıs Olduğunu Açıkça Belirtmiştir

1) Hem "BÜYÜK MEHDİ"NİN HALLERİ sabık Mehdilere (önceki Mehdilere) işaret eden rivayetlere mutabık (uygun) çıkmıyor, hadis-i müteşabih (birçok anlama gelebilecek hadis) hükmüne geçer. (Şualar, sf. 582)

2) ... her asırda hidayet edici, bir nevi Mehdi ve müceddid geliyor ve gelmiş, fakat her biri üç vazifelerden birisini bir cihette (açıdan) yapması itibariyle, AHİR ZAMANIN BÜYÜK MEHDİSİ ünvanını almamışlar." (Emirdağ Lahikası, sf. 260)

3) Bu ayrı ayrı rivayetlerin bir tevili (açıklaması) şudur ki: BÜYÜK MEHDİ'NİN ÇOK VAZİFELERİ VAR. Ve siyaset âleminde, diyanet âleminde, saltanat âleminde, cihad âlemindeki çok dairelerde icraatları olduğu gibi... (Şualar, sf. 465)

Bediüzzaman bu üç sözünde, Kuran ahlakını tüm dünyaya hakim kılmak amacıyla önceki asırlarda da bazı Müslüman şahısların geldiğini, ancak bunların hiçbirinin ahir zamanda gelecek olan "Büyük Mehdi"nin yapacağı üç önemli görevi yerine getiremediklerini" belirtmiştir. Bediüzzaman'ın bu açıklamalarından Hz. Mehdi'den bir şahıs olarak bahsettiği çok açık olarak anlaşılmaktadır:

1- Bediüzzaman, daha önce gelen Mehdilerin birer şahıs olduklarını anlatıp ardından da Büyük Mehdi'nin onlardan farkını açıklamıştır. Demek ki Büyük Mehdi de bir şahıstır.

2- Önceki kişiler belirtilen görevleri yerine getirememişlerdir. Ama bu görevleri Büyük Mehdi yerine getirecektir. Demek ki Büyük Mehdi de bir şahıs olacaktır.

3- Önceki kişiler, Peygamberimiz (sav)'in hadislerinde Hz. Mehdi'yi tarif ederken kullandığı özelliklere uymamaktadırlar. Ama Büyük Mehdi bu özelliklere uyacaktır. Peygamberimiz (sav)'in hadislerinde, Hz. Mehdi'nin bir şahs-ı manevi olmadığı fiziksel özellikleriyle, ahlakıyla tarif edilen bir şahıs olduğu yüzyıllardır tüm İslam alimleri tarafından bilinen bir gerçektir. Dolayısıyla "Bediüzzaman da Peygamberimiz (sav)'in hadislerindeki tariflere uyacağını belirterek Hz. Mehdi'nin bir şahıs olacağını" bu sözüyle bir kez daha hatırlatmıştır.


ŞAHIS VE ŞAHSI MANEVİ BİR BÜTÜNDÜR

Şahıs Ve Şahsı Manevi Ruh Ve Beden Gibidir

Bir şahıs olmadan onun şahs-ı manevisinden söz edebilmek mümkün değildir. Çünkü ikisi bir bütünü meydana getirir, adeta ruh ve beden gibidir. Birinin kabulü, diğerinin reddi olmaz.

Her peygamberin ve elçinin çevresinde onun maneviyatının tecellisi olan bir şahs-ı manevi oluşur. O elçiye tabi olan, onu örnek alan, onun tebliğini izleyenlerin oluşturduğu bir kitle ve hareket de, onun şahs-ı manevisini oluşturur.

Her mümin topluluğunun bir önderi olduğu, Kuran'da bildirilen Allah'ın bir adetullahıdır. Dolayısıyla Bediüzzaman Said Nursi de "şahs-ı manevi" terimini kullanırken Kuran'ın adetullahında olduğu şekilde kullanmıştır. Nitekim Bediüzzaman Said Nursi de kendi talebeleri ve eserleri için şahs-ı manevi tabirini kullanırken, bu şahs-ı manevinin başında yine kendisi bulunmaktadır. Risale-i Nur'un şahs-ı manevisine, eserler ile onu takip eden talebeler de dahildir, ama nur hareketinin önderi Bediüzzaman da bu ifadeden ayrı tutulamaz.

Şahs-ı manevi kavramını, onun önderi olan, başındaki şahıstan ayrı, müstakil ve bağımsız değerlendirmek büyük bir hata olur. Kuran'da bahsi geçen tüm mümin topluluklarının başında bir elçi ya da bir kumandan yer almaktadır. Ahir zamanda da Kuran ahlakının tüm yeryüzüne hakim olması gibi dünya tarihinin çok müstesna bir döneminde müminlerin başsız, kendi halinde bir topluluk olarak kalmaları Kuran'da bildirilen adetullaha uygun değildir. (En doğrusunu Allah bilir).

Hz. Mehdi de bir şahs-ı manevi olarak değil, bizzat gelip ahir zamanda Müslümanların başına geçecek, onları Allah'ın izniyle içine düştükleri sıkıntı ve zorluklardan kurtarıp huzur, adalet, nimet ve bolluğa kavuşturacaktır. Hz. Mehdi'nin bir şahıs olarak gelip, kendi cemaatinin başında bulunacağını ve o cemaatin şahs-ı manevisini temsil ederek faaliyet yapacağını Bediüzzaman çok açık bir şekilde izah etmiştir.

"Çok defa mektuplarımda işaret ettiğim gibi, MEHDİ AL -İ RESUL'ÜN TEMSİL ETTİĞİ KUDSİ CEMAATİNİN ŞAHS-I MANEVİSİNİN üç vazifesi var. Eğer çabuk kıyamet kopmazsa ve beşer (insanlar) bütün bütün yoldan çıkmazsa, o vazifeleri onun cemiyeti ve seyyidler (Peygamberimiz (sav)'in soyundan gelenler) cemaati yapacağını rahmet-i İlahiyyeden (Allah'ın rahmetinden) bekliyoruz.." (Emirdağ Lahikası, sf. 259)

'MEHDİ AL-İ RESUL'ün temsil ettiği KUDSİ CEMAATİNİN' sözüyle Bediüzzaman Hz. Mehdi'den ve onun kudsi cemaatinden bahsetmiştir. Buradan bu ikisinin ayrı kavramlar olduğu anlaşılmaktadır. Kudsi cemaati temsil eden kimdir? Mehdi Al-i Resül'dür. Hz. Mehdi neyi temsil etmektedir? Kudsi cemaatini. HZ. MEHDİ'NİN BAŞINDA BULUNDUĞU ve ONUN TEMSİL ETTİĞİ bir cemaati olacaktır. Bu kudsi cemaat, Hz. Mehdi'nin şahs-ı manevisini oluşturacaktır.

Bir faaliyetin ortaya konması için adetullaha uygun olarak bir lider ve ona bağlı olanların oluşturduğu bir şahs-ı manevi gereklidir. Ahir zamanda geleceği beklenen her iki Deccal de şahıstır ve aynı zamanda şahs-ı manevileri vardır.

Âhir zamanda Hazret-i İsa Aleyhisselâm gelecek, Şeriat-ı Muhammediye (A.S.M.) ile amel edecek (Hz. Muhammed (sav)'in teblig ettiği İslam dinine göre yaşayacak) mealindeki hadîsin sırrı şudur ki: Âhir zamanda felsefe-i tabiiyenin verdiği cereyan-ı küfrîye ve inkâr-ı uluhiyete karşı (Evrim görüşüne dayalı felsefenin oluşturduğu dinsizlik akımı ve ateizme karşı) İsevîlik dini tasaffi ederek ve hurafattan tecerrüd edip İslâmiyete inkılab edeceği (Hırıstiyanlık batıl yönlerinden arınıp saflaşarak İslamiyete dönüşeceği) bir sırada, nasıl ki İsevîlik şahs-ı manevîsi, vahy-i semavî kılıncıyla o müdhiş dinsizliğin şahs-ı manevîsini öldürür (nasıl ki Hakiki Hırıstiyanlığın şahs-ı manevisi semavi vahyiyle dinsizliğin şahs-ı manevisini öldürür); öyle de Hazret-i İsa Aleyhisselâm, İsevîlik şahs-ı manevîsini temsil ederek, dinsizliğin şahs-ı manevîsini temsil eden Deccal'ı etkisiz hale getirir.. yani inkâr-ı uluhiyet (ateizm) fikrini öldürecek. (Mektubat, sf. 6)

Bediüzzaman yukarıdaki izahında çok açıkca belirtmiştir ki, ahir zamanda gelecek olan Deccal bir şahıstır ve dinsizlik akımını oluşturan, yaygınlaştıran kişi olarak etrafında oluşan ve temsilcisi olduğu şahs-ı manevi vasıtasıyla faaliyet gösterecektir.

Ahir zamanda Hz. Mehdi'de onunla birlikte hareket eden cemaat ile bir şahs-ı manevi oluşturacaktır.

Bu zaman ehl-i hakikat için, şahsiyet ve enaniyet zamanı değil (bu zaman hakikat peşinde olanlar için bireyselcilik ve enaniyet zamanı değil). Zaman, cemaat (birliktelik) zamanıdır. Cemaatten çıkan bir şahs-ı manevî hükmeder ( topluluk olmaktan doğan bir şahs-ı manevi hükmeder) ve dayanabilir. Büyük bir havuza sahib olmak için bir buz parçası hükmündeki enaniyet ve şahsiyetini (müstakil benliğini), o havuza atmaktır ve eritmek gerektir. Yoksa o buz parçası erir, zâyi olur; o havuzdan da istifade edilmez. (Kastamonu Lahikası, sf. 154)

Cemaat olmanın getirdiği birlik ve dayanışma çok güçlüdür ve ahir zaman cemaatinin de şahs-ı manevisi, cemaat olmanın getirdiği bu kuvvetden dolayı çok güçlü olacaktır.

Zaman, cemaat zamanıdır. Cemaatın ruhu olan şahs-ı manevî daha metindir (güçlüdür) ve tenfiz-i ahkâm-ı şer'iyeye (dinin uygulamasına) daha ziyade muktedirler (güçleri yeter). Halife-i şahsî, ancak ona istinad ile vezaifini deruhde edebilir (Halife bile var olsa o güce dayanarak vazifelerini yerine getirebilir). Cemaatın ruhu olan şahs-ı manevî eğer müstakim (sağlam) olsa, ziyade parlak ve kâmil olur. Eğer fena olsa, pek çok fena olur. Ferdin iyiliği de, fenalığı da mahduddur(sınırlıdır). Cemaatın gayr-ı mahduddur (sınırsızdır)... (Tarihçe-i Hayat, sf.134)

Şahsı Manevi Konusu Tedirginlik Oluşturmamalıdır

Şahs-ı manevi konusunun tedirginlik oluşturmasının altında çeşitli sorunlar vardır. Bunlardan bazılarına değinmemizde fayda var.

HZ. MEHDİ'NİN ÇIKMAMA DÜŞÜNCESİ

Bazı insanlar, Hz. Mehdi'nin çıkacağı inancına sahip olmasına rağmen, zaman geçtikçe bu inançlarında zayıflık göstermeleri neticesinde, Hz. Mehdi'nin çıkışına yönelik bir endişeye kapılmaktadırlar. Şayet Hz. Mehdi çıkmazsa hem kendilerinin hem de diğer Müslümanların imanlarının zedeleneceğini düşünmektedirler.

Bediüzzaman Said Nursi bu düşüncede olanların imanlarının zayıf olduğunu söylemektedir. Özellikle de bu kişilerden kendilerini alim bilip, akıllarına güvenenlerin de büyük bir enaniyete sahip olduklarını ifade etmektedir.

"Kıyamet alâmetlerinden ve âhirzaman vukuatından (olaylarından) ve Bâzı a'malin (amellerin) fazilet ve sevablarından bahseden hâdîs-i Şerife güzelce anlaşılmadığından, akıllarına güvenen bir kısım ehl-i ilim (ilim sahibi), onların bir kısmına zaîf (zayıf) veya mevzu (hadis) demişler. İMANI ZAYIF VE ENANİYETİ KAVİ bir kısım da, inkâra kadar gitmişler." (Sözler, sf. 355)

SAHTE MEHDİLERİN ÇIKMA ENDİŞESİ

Bir kısım insanlar da sahte Mehdilerin çıkacağı endişesi taşımaktadırlar. Bu endişe onları Hz. Mehdi'nin bir manevi şahıs olduğu yanılgısına sürüklemektedir.

Bu endişe çok yersizdir, çünkü ahir zamanda sahte Mehdilerin, sahte Mesihlerin, sahte peygamberlerin çıkacağını Resulullah Efendimiz (sav) zaten bildirmiştir.

Her biri Allah'ın Resulü olduğunu iddia eden otuza yakın yalancı gönderilmedikçe kıyamet kopmayacaktır. (Tirmizi, Fiten 43; Ebu Davud, Melahim 16 )

Sahte elçilerin çıkması, gelecek olan gerçek elçilerin bir habercisi mahiyetindedir ve bu Allah'ın adetullahıdır. Sosyal kanun halini alan bu adetullah İncil'de de geçmektedir.

İsa, "Sakın sizi saptırmasınlar" dedi. "Birçokları, `Ben O'yum' ve `Zaman yaklaştı' diyerek benim adımla gelecekler. Onların ardından gitmeyin." (Luka, 21:8)

Sahte Mehdiler, sahte elçiler Peygamberimiz (sav) döneminde de vardı; çünkü bu Yüce Allah'ın bir sünnetidir. Tarihte her zaman sahte elçiler, sahte peygamberler, sahte Mehdiler olmuştur. Yine olması da gayet doğaldır. Ayrıca Hz. Mehdi'nin çıkmasının bir alameti olduğu için de çekinilecek bir durum değil bilakis Hz. Mehdi'nin gelmesinin yakınlaştığını gösteren bir alamet, dolayısıyla bir sevinç vesilesidir.

Mehdi Hizmetinden Anlaşılır

Sahte Mehdi olarak ortaya çıkan kişilerin Hz. Mehdi olmadığı hemen anlaşılır. Çünkü öncelikle gerçek Mehdi, "ben Mehdi'yim" diye ortaya çıkmaz, Mehdilik iddiasında bulunmaz. Bu Hz. Mehdi'nin özelliklerinden biridir. Bu önemli bir kriterdir. Dolayısıyla "ben Mehdi'yim" diye ortaya çıkan birinin gerçek Mehdi olmadığı öncelikle buradan anlaşılır.

Diğer bir açık gösterge de Hz. Mehdi'nin ifa edeceği görevi ancak kendisi yapabilmesidir. Çünkü Allah kaderde o faaliyetleri ancak onun yapmasını takdir etmiştir; bu nedenle o kişi Mehdi olarak vasıflandırılmıştır. Bundan dolayı sahte Mehdi olarak ortaya çıkanların Mehdi faaliyeti anlamında bir şey yapması mümkün değildir. Nitekim Bediüzzaman Said Nursi, Hz. Mehdi'nin yapacağı faaliyetleri saymış ve bunları ondan başka kimsenin yapamayacağını belirtmiştir.

BÜYÜK MEHDİ'NİN ÇOK VAZİFELERİ VAR. VE SİYASET ALEMİNDE, DİYANET ALEMİNDE, SALTANAT ALEMİNDE, MÜCADELE ALEMİNDE ÇOK DAİRELERDE İCRAATLARI OLDUĞU GİBİ… (Şualar, sf. 590)

Ve ONUN ÜÇ BÜYÜK VAZİFESİ OLACAK. (Emirdağ Lahikası, sf.259)

Bediüzzaman ahir zamanda gelecek olan Hz. Mehdi'nin üç görevi olduğundan ve onun temsil ettiği cemaatiyle birlikte bu üç görevi birden yerine getireceğinden bahsetmiştir. Bu vazifeleri, materyalist ve ateist felsefeleri tamamen susturacak bir şekilde insanların imanlarını kazanmasına vesile olmak, İslam Birliğini kurmak ve Kuran ahlakının dünyaya hakim olmasına vesile olmaktır. (Emirdağ Lahikası, sf. 259)

Bu üç görevin, onu diğer sabık Mehdilerden ayıran ve onun Büyük Mehdi olduğunu gösteren önemli alametlerinden olduğunu bildirmiştir.

Hem BÜYÜK MEHDİ'nin halleri SABIK MEHDİLERE (önceki Mehdilere) işaret eden rivayetlere mutabık (uygun) çıkmıyor, hadis-i müteşabih (birçok anlama gelebilecek hadis) hükmüne geçer. (Şualar, sf. 582)

Allah kaderde Hz. Mehdi'nin İslam ahlakını hakim etmesini takdir etmiştir. Müslümanların da Hz. Mehdi'nin gelişinden veya sahte Mehdilerin çıkmasından endişe etmemeleri gerekir.

KURULU DÜZENİN BOZULMA ENDİŞESİ

Bir başka güruh ise Hz. Mehdi'nin gelmesini istemez. Bu insanlar, Hz. Mehdi gelince durumları bozulacağı için tedirgin olurlar. Mevcut sistemlerinin bozulmasını istemeyen bu kişilerin hayatlarında nefislerinin hoşuna giden bir düzenleri vardır. İtibarları, aile düzenleri, rahatlarına gelen bir yaşam sistemleri vardır. Bu risksiz hayat şeklini hep böyle sürdürüp cenneti bekler bir tutum içindedirler. Uğraş vereceği, zahmetli işlere soyunacağı bir yaşam şekli onlara zor ve tehlikeli görünür.

Bu mantıkta olanlardan enaniyetli ve makam sahibi olan bazı kimseler de ayrıca halkın veya kendi kitlelerinin gözünde değerlerinin düşmesinden endişe etmektedirler. Çünkü Hz. Mehdi geldiğinde, Resulullah (sav)'in, "Karda sürünerek de olsa ona tabi olunuz" gibi Hz. Mehdi'ye tabi olunacağını bildiren hadisleri vardır. Bu kişiler, kendilerine bir makam ve bir paye verdiklerinden Hz. Mehdi'ye tabi olmaları hem enaniyetlerine ağır gelmekte, hem de dünyevi sistemlerinde elde ettikleri menfaat ve çıkar düzenlerinin bozulmasından korkmaktadırlar.

Hz. Mehdi'nin gelişine endişe ile bakan veya gelmesi menfaatlerine dokunan bazı kesimlerin bakış açılarının birkaçından bahsettik. Bu veya benzeri düşüncelerle Hz. Mehdi'nin gelişinin herhangi bir şekilde tevil edilmesi veya bir şahıs olarak değil de manevi bir şahıs olduğunu söyleyerek gerçeklerin üzerinin örtülmesi, bunu yapanlar için ileride bir mahcubiyet konusu olabilir.

Hz. Mehdi ümmetin şevkle beklediği müjdelenmiş bir şahıstır. O şahsın gelişini beklemek ve bunu müjdelemek her Müslümanın görevidir. Bu müjdeyi Hicri 13. asrın müceddidi olan Bediüzzaman da yapmış, Müslümanları gelecek olan Hz. Mehdi ile şu şekilde müjdelemiştir:

"Ahir zamanın en büyük fesadı zamanında (fitnelerin olduğu, karışık bir zaman), elbette en büyük BİR MÜCTEHİD (ihtiyaç hasıl olduğunda ayet ve hadislerden hüküm çıkaran büyük İslam alimi ve önderi), hem en büyük BİR MÜCEDDİD (dini açıklayan büyük alim), hem HAKİM, hem MEHDİ (hidayete vesile olan), hem MÜRŞİD (doğru yolu gösteren), hem KUTB-U AZAM (en büyük yol gösterici) olarak BİR ZAT-I NURANİYİ (Nurani bir şahsı) gönderecek ve O ZAT da, Ehl-i Beyt-i Nebeviden (Peygamberimiz (sav)'in soyundan) olacaktır... Kadir-i Zülcelal HZ. MEHDİ İLE DE, ALEM-İ İSLAM'IN ZULÜMATINI (İslam aleminin üzerindeki karanlıkları) DAĞITABİLİR. Ve vaad etmiştir, vaadini elbette yapacaktır." (Mektubat, sf. 411-412)

SONUÇ

Bediüzzaman'ın eserlerinde kullandığı "şahs-ı manevi" kavramı konusundaki yanlış anlaşılmaya açıklık kazandıran bu izahlara daha pek çok örnek vermek mümkündür. Ancak bunlardan sadece birkaç tanesi bile, Hz. İsa'nın ve Hz. Mehdi'nin ahir zamanda beraberlerindeki mümin topluluklarının şahs-ı manevisi ile birlikte, onlara önderlik ederek zuhur edeceklerinin anlaşılması için yeterlidir.

Bediüzzaman tüm bu sözlerinde "Hz. İsa ve cemaatinin şahs-ı manevisi" ve "Hz. Mehdi ve onun cemaatinin şahs-ı manevisi" olarak iki ayrı kavramdan bahsetmektedir. Bu "ikisinin biraraya gelmesinden şahs-ı manevi kavramının oluştuğunu", ancak bu mübarek ve kutlu şahısların şahs-ı manevileriyle birlikte, bizzat beraberlerindeki müminlere önderlik edeceklerini açıklamaktadır. Bediüzzaman, Hz. Mehdi'nin, kendisinden önce gelip geçmiş halifeler, emirler, hükümdarlar gibi cismani bir şahıs olacağını ve Resulullah (sav)'in soyundan gelecek bir zat olarak zuhur edeceğini sözlerinde pek çok defa açıkça ifade etmiştir.

Buraya kadar anlatılanlardan anlaşıldığı gibi, "şahs-ı manevi" kavramını, onun önderi olan, başındaki şahıstan ayrı, müstakil ve bağımsız değerlendirmek büyük bir hata olur. Kuran'da bahsi geçen tüm mümin topluluklarının başında bir elçi ya da bir kumandan yer almaktadır. Ahir zamanda da Kuran ahlakının tüm yeryüzüne hakim olması gibi dünya tarihinin çok müstesna bir döneminde müminlerin başsız, kendi halinde bir topluluk olarak kalmaları Kuran'da bildirilen adetullaha uygun değildir. (En doğrusunu Allah bilir).

Hz. İsa ahir zamanda yeryüzüne gelecek, müminlere önderlik edecek ve Hz. Mehdi ile birlikte İslam'ın nurunun tüm insanları aydınlatmasına vesile olacaklardır. Hz. Mehdi de bir şahs-ı manevi olarak değil, bizzat gelip ahir zamanda Müslümanların başına geçecek, onları Allah'ın izniyle içine düştükleri sıkıntı ve zorluklardan kurtarıp huzur, adalet, nimet ve bolluğa kavuşturacaktır.

MEHDİ "BEN MEHDİ'YİM" DEMEZ.
MEHDİLİK BİR HÜSN-Ü ZANDIR

Ahir zamanın Büyük Mehdisi'nin en büyük alametlerinden biri, mehdillik iddiası ile ortaya çıkmamasıdır. Çünkü Hz. Mehdi'nin kendini tanıtmaya ihtiyacı yoktur. Kaderinde bu görevi yapmakla görevlendirdiği için Yüce Allah ona başarı verecektir. Ve bunun sonucunda tüm dünya adalet, huzur, bolluk ve refaha kavuşucaktır. Onun çıkacağı ahir zamanda, kendisinin mehdi olduğunu iddia eden birçok sahte mehdi de çıkacaktır. Ancak Ahir Zaman Mehdisi "ben Mehdi'yim" demeyecek, imanının nuru ile tanınacaktır.

Nitekim, Bediüzzaman Said Nursi de eserlerinde, ahir zamanda zuhur edeceği bildirilen şahısları herkesin tanıyamayacağını, ancak yakınındaki kimselerin imanlarının nuru ile tanıyabileceklerini ifade etmiştir:

... Hazret-i Îsâ Aleyhisselâm geldiği vakit, herkes onun hakikî Îsâ olduğunu bilmek lâzım değildir. Onun mukarreb ve havassı (derin imanlı yakın talebeleri), nur-u iman (imanın ışığı) ile onu tanır. Yoksa bedahet (birdenbire ve açıkça) derecesinde herkes onu tanımayacaktır... (Mektubat, sf. 60)

Halbuki demiştik: Bu dünya tecrübe meydanıdır. Akla kapı açılır, fakat ihtiyarı elinden alınmaz. Öyle ise o eşhas (kişiler), hattâ o müthiş Deccal dahi çıktığı zaman çokları, hattâ kendisi de bidayeten (başlangıçta) Deccal olduğunu bilmez. Belki nur-u îmânın dikkatiyle, o eşhas-ı âhir zaman (ahir zaman şahsı) tanınabilir. (Sözler, ss. 343-344)

Birleştirici... Önder... Mehdi...

Her takva sahibi mümin "Ve onlar: "Rabbimiz, bize eşlerimizden ve soyumuzdan, gözün aydınlığı olacak (çocuklar) armağan et ve bizi takva sahiplerine önder kıl," diyenlerdir." (Furkan Suresi, 74) ayetinin hükmü gereği, inananlara "önderlik yapmak" isteyebilir. Bu ayette geçen duayı yapabilir.

Bir şahıs Müslümanları birleştiriyorsa, onların başına geçerek, Allah'ın izni ile Müslümanları içine düştükleri sıkıntı ve zorluklardan kurtarıp, huzur, adalet, bolluk ve refaha kavuşturuyorsa bu kişiye ne dendiği önemli değildir. O şahsa, ister komutan, ister bir lider, ister birleştirici densin, o Hz. Mehdi'nin en büyük alameti olan icraati yapmış olacaktır. Bu nedenle, "sadece ona has olan icraatları kim yerine getirirse, Hz. Mehdi o kimsedir" şeklindeki yaklaşım ve hüsn-ü zan doğru olacaktır. Burada önemli olan, böyle tarihi ve mukaddes bir görevin yerine getirilmesidir. Kısaca Müslümanlara altın çağı yaşatacak şahsın -adı ne olursa olsun- Hz. Mehdi olması umut edilir ve 1400 yıl sonra bunları başaracak kişi için de "herhalde O'dur" diye düşünülebilir.

Zira bu her dönemde olagelen bir durumdur. Nitekim Bediüzzaman, Mehdilik için kendisine hüsn-ü zan eden talebelerinin bulunduğunu, bunun normal olduğunu ve bunu dua olarak kabul ettiğini belirtmiştir.

Nur şakirdleri (talebeleri) bu vazifeyi tamamıyla Risale-i Nur'da gördüklerinden, ikinci ve üçüncü vazifeler buna nisbeten ikinci ve üçüncü derecededir diye, Risale-i Nur'un şahs-ı manevîsini haklı olarak bir nevi Mehdi telakki ediyorlar (gibi algılıyorlar). O şahs-ı manevînin de bir mümessili (temsilcisi), Nur şakirdlerinin tesanüdünden (dayanışmasından) gelen bir şahs-ı manevîsi ve o şahs-ı manevîde bir nevi mümessili (o şahs-ı manevinin bir anlamda temsilcisi) olan bîçare (çaresiz) tercümanını zannettiklerinde bazan o ismi ona da veriyorlar. Gerçi bu bir iltibas (karışıklık) ve bir sehivdir (hatadır), fakat onlar onda mes'ul (sorumlu) değiller. Çünki ziyade hüsn-ü zan, eskiden beri cereyan ediyor ve itiraz edilmez (olduğundan fazla görerek, Mehdi imiş gibi görmek eskiden beri olan bir yaklaşımdır ve bu nedenle itiraz edilmez). Ben de o kardeşlerimin pek ziyade hüsn-ü zanlarını bir nevi dua ve bir temenni ve Nur talebelerinin kemal-i itikadlarının bir tereşşuhu (sağlıklı imanlarının bir göstergesi olarak) gördüğümden onlara çok ilişmezdim. (Emirdağ Lahikası, sf. 248)

Bediüzzaman ayrıca, bu hüsn-ü zannın nedenini de açıklamış ancak onların sadece iman vazifesine göre değerlendirme yaptıklarını, halbuki Hz. Mehdi'nin diğer vazifeleri olan 'şeriatı ihya' (dini özüne döndürme) ve hilafeti tatbik etmesini (Müslümanları bir birlik altında toplaması) dikkate almadıkları için yanıldıklarını ifade etmiştir:

Bazı ayat-ı kerime ve ehadis-i şerife ahir zamanda gelecek bir müceddid-i ekberi (dini canlandıran, yenileyen büyük kişiyi) mana-yı işari ile (işari anlamda) haber veriyorlar. Fakat o gelecek zatın (Hz. Mehdi'nin) ve cemiyetinin üç vazifesinden en ehemmiyetlisi olan ve zahiren en küçüğü görünen imanı kurtarmak ve hakaik-i imaniyeyi (iman hakikatlerini) güneş gibi göstermek vazifesini Risale-i Nur ve şakirdlerinin (talebelerinin) şahs-ı manevisi tam yaptıklarından; o gelecek zata (Hz. Mehdi'ye) dair haberleri ve işaretleri, Risale-i Nur'un şahs-ı manevisine hatta bazen tercümanına (yazarına) da tatbike çalışmışlar ve Şeriatı ihya (dini özüne döndürerek, din ahlakını hayata geçirecek) ve hilafeti tatbik (Müslümanları bir birlik altında toplaması) olan çok geniş dairede hükmeden bu iki mühim vazifesini nazara almamışlar. (Tılsımlar Mecmuası, sf.168)

Bediüzzaman eserlerinde, geleceği konusu hadislerde net olarak açıklanan Hz. Mehdi'nin, müjdelenmemiş dahi olsa, gelmesinin adetullaha (Allah'ın kainatta koyduğu değişmez hükümlere) uygun olduğunu şu şekilde belirtmiştir.

Herşeye gücü yeten Allah, Hz. Mehdi ile İslam'ın üstündeki karanlığı dağıtabilir. Ve vaadetmiştir, vaadini elbette yapacaktır. Kudret-i İlahiye (Allah'ın gücü) noktasında gayet kolaydır. Eğer daire-i esbab (sebepler bazında) ve hikmet-i Rabbaniye (Allah'ın dilemesi) noktasında düşünülse, yine o kadar makul ve vukua (gerçekleşmeye) layıktır ki; eğer muhbir-i Sadık'tan (doğru sözlü olan Peygamber (sav)) rivayet olmazsa dahi, herhalde öyle olmak lazım gelir. Ve olacaktır diye ehl-i tefekkür (düşünenler) hükmeder." (Mektubat, ss.411-412)

Ayrıca bu durum sadece Hz. Mehdi için değil, Hz. İsa için de geçerlidir. Hristiyanlık dinini hurafelerden arındırıp, saflaştırmaya vesile olan bir şahıs, aynı zamanda Müslümanlarla Hristiyanların ittifakına vesile olsa ve anne babası da olmasa, bu şahsın da Hz. İsa olması umut edilir.

Sonuç olarak bu mübarek şahıslar Allah'ın izni ile gelecek ve kaderlerinde olanı yaparak din ahlakının yeryüzüne hakim olmasına vesile olacaklardır.